kederli

19/10/2006

ts kupaları bulamazsın başka yerde

 

 

Türkiye İdman Cemiyetleri ittifakının kurulması ve Türk Sporunun bu ilk örgütünün tüm Anadolu'ya yayılması, Trabzon'da da etkisini göstermişti. Bu etki sonucu yeni yeni kulüpler kurulmaya başlandı. İdmanocağı, İdmangücü, Necmiati'den sonra Trabzon Lisesi bünyesinde Lise adını taşıyan yeni bir kulübün kurulmasıyla kulüp sayısı 4 olmuştu. 1923 yılından sonra Trabzon'da İdmanocağı ve İdmangücü arasında büyük bir rekabet başlamıştı. Bu öyle bir rekabetti ki İstanbuldaki Galatasaray- Fenerbahçe rekabetine benziyordu. Hatta zaman zaman onu bastırdığı bile oluyordu. Trabzon sanki Ocaklılar, Güçlüler diye ikiye ayrılmıştı. Trabzon'da futbolun bu iki takım arasındaki rekabetten yüceldiği söylenebilir. Rekabet zamanla öylesine büyük boyutlara vardı ki Trabzon'un Türkiye liglerinde geç temsil edilmesine bile sebep oldu. Ne var ki iki kulüp arasındaki çekişme şehrin futbolundaki kaliteyi de her geçen gün arttıran faktör olduğu göz ardi edilemez.

1923 yılında Trabzon'da ilk resmi lig maçları oynanmaya başlandı. İlk sezon İdmanocağı şampiyon olmuştu. Bunu 1923-24,1924-25 sezonlarında Lise takımının arka arkaya şampiyonlukları izledi. 1925 sezonunda yine İdmanocağı şampiyon olurken, 1929 yılına kadar da önce Lise, arkasından Muallim Mektebi daha sonra da Ticaret Lisesi takımları mutlu sona ulaştılar.

İdmanocağı ile İdmangücü arasındaki büyük rekabet 1930'dan sonra had safhaya ulaştı. 1929-30'dan sonra 5 kez arka arkaya İdmanocağı'nın şampiyon olmasından sonra 1934-35 sezonundan itibaren İdmangücü takımı tam 7 yıl arka arkaya şampiyon olarak bu iki takım arasındaki rekabeti büsbütün alevlendirmişti.

1940'lı yıllarda Trabzon futbolundaki güç lise takımlarına geçmişti. Tam 6 kez arka arkaya şampiyonluğu kazanması da bunu gösteriyordu. Bu aralar dikkat çeken bir hususta Trabzon'daki bütün futbol yıldızlarının Lise takımlarından yetişmiş olmalarıydı. Özellikle Trabzon Lisesi bir futbolcu kaynağı olmuştu. 1947-48 sezonundan itibaren şampiyonluk yine İdmanocağı ile İdmangücü arasında el değiştiriyordu. Bu arada Necmiati de iki sezon şampiyon olarak Trabzon futbolunda söz sahibi oldu. Bu arada Trabzon'da yeni yeni kulüpler de kuruluyordu. 1938'de kurulan Doğan Gençlik, 1941 yılında Akçaabat Lisesinde kurulan Akçaabat Gençlik (Bugünkü Sebatspor), 1950 yılında Sürmene ilçesinde kurulan Sürmene Gençlik, 1952 yılında ayni ilçede kurulan Zafer Gençlik, 1953 yılında kurulan Yolspor 1955 yılında kurulan Yalıspor bu takımların başında geliyordu.

1930'lu yıllarda başlayan İdmanocağı, İdmangücü rekabeti 1940'lı, 1950'li, 1960'lı yıllarda olanca şiddetiyle devam ediyordu. Bu gitgide rekabetten öte boyutlara varmaktaydı. Ocaklı ve Güçlü olmak Trabzon'da adeta bir spor mezhebi haline gelmişti. En kötü sezonlarda bile rekabetlerinden hiç bir şey kaybetmiyorlardı.

Trabzon öylesine ikiye ayrılmıştı ki Ocaklılar Sari Kırmızı diye İstanbul'daki Galatasaray'ı İdmangüçlülerse Yeşil Beyaz renklerine rağmen Fenerbahçe'yi destekliyorlardı. Rekabet bir de bu sekliyle alevlenmişti. Bu arada renkleri Sarı Lacivert olan Necmiati bile bu rekabetin dışında kalmıştı. Aslında bu büyük rekabetten en karlı Trabzon futbolu çıkıyordu. Öncelikle şehirde futbol tutkusu körüklenmişti. Bu büyük rekabetten doğan büyük iddia Trabzon'da büyük yıldızların çıkmasına neden olmuştur. Ancak, Trabzon insanının alın yazısı olan gurbetçilik 1930'lu yıllarda Trabzon'daki futbol yıldızlarının kaderine tesir etmişti. Pek çoğu yüksek öğrenim uğruna ana kucaklarını baba ocaklarını terk etmek zorunda kaldılar. Gittikleri İstanbul ve Ankara'da sürdürdükleri futbol yaşamlarında gerçekten büyük yıldız oldular. Bir Hasan Polat ve kardeşi Ali Polat Ankara Gençlerbirliği'nde , bir Selim Satıroğlu, Ahmet Karlıklı Galatasaray'da bir Taka Naci, Zekeriya Bali Fenerbahçe'de, Nazmi Bilge Beşiktaş'ta yıldız futbolcu oluverdiler.

1962-63 sezonunda tüm yurtta bir İl takımı kurulması öngörülmüştü. Zamanın Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak, Türkiye liglerini güçlendirmek ve tüm yurda yaymak amacıyla bir seferberlik başlatmıştı. Her ilde bir futbol takımı kurup Türkiye liglerinde yer alması seferberliği büyük bir hızla devam ediyordu. Trabzon elbette ki bunun dışında kalamazdı. Yalnız bir İl Kulübü kurulmasının en zor olan illerin başında kuşkusuz Trabzon gelmekteydi. İdmanocağı, İdmangücü rekabeti Trabzon futboluna öylesine hakimdi ki bu iki kulübün bir çatı altında toplanmasına imkan yoktu. Nitekim böyle bir girişimde bulunmak isteyen bir avuç idealistin daha ilk çalışmalarında bunun imkansız olduğu gerçeği bir kez daha anlaşılmıştı.

Tüm Trabzonlular, Trabzonspor adıyla bir kulübün kurulmasını yürekten arzuluyorlar, ancak bu işi bir türlü gerçekleştirememenin ezikliğini yaşıyorlardı. Yetkililerinde araya girmesi, sonucu pek değiştirmiyordu Ocaklılar da, Güçlüler de yeni kurulacak kulüpte kendi isimlerinin, hatta renklerinin hakim olmasını istiyorlardı ve bu konuda en ufak bir fedakarlıkta bulunmuyorlardı. Her gün, her akşam toplantı üstüne toplantı yapılıyordu. Bazen tam bir anlaşma zemini ortaya çıkıyor ama yine en ufak bir ayrıntı her şeyi berbat ediyordu. Havaya silahlar atılıyor, karakollara, hatta mahkemelere kadar uzanan olaylara rastlanıyordu. Öte yandan Futbol Federasyonunun il kulüpleri için tanıdığı sürenin de sonu yaklaşıyordu.

21 Haziran 1966 tarihinde İdmanocağı, Martıspor ve Yıldızspor'un da katılımı ile sarı Kırmızı renkler altında Türkiye 2. Ligine alındı. Ancak, resmi bir yazının süresi içinde ilgili yere tebliğ edilmediği için İdmanocağı'nın İkinci ligde oynaması durduruldu. Bu tarihten yaklaşık bir ay sonra 20 Temmuz 1966'da bu kez İdmangücü, Karadenizgücü, Martıspor ve Yolspor'un katılmasıyla Trabzonspor Kırmızı-Beyaz renklerle kuruldu. Ne var ki İdmanocağı buna karşı çıktı. Danıştay'da açtığı dava ile yürütmeyi durdurma kararı alınınca ortalık yine karıştı. Trabzon'daki gergin durum üzerine araya Zamanın Beden Terbiyesi Genel Müdürü Ulvi Yenal girdi. Ulvi Yenal, İdmanocağı ve İdmangücü'nün birleşmemeleri halinde iki kulübünde Türkiye 2. Ligine alınmayacağını bildirdi. Bu durum Trabzon'da ve her iki kulüp çevresinde "Sok" etkisi yaratmıştı. Birleşmeleri büyük sorun olan bu iki kulübün, birleşmemeleri halinde Trabzon Türkiye liglerinde temsil edilemeyecekti. Trabzon'daki geceli gündüzlü yapılan ve büyük tartışmalara neden olan toplantılar sonunda 2 Ağustos 1967 günü İdmanocağı ile İdmangücü birleşmesi gerçekleşti ve Trabzonspor; İdmanocağı, İdmangücü, Karadenizgücü ve Martıspor'un birleşmesi ile ortaya çıktı.

Artık bütün resmi işlemler tamamlandıktan sonra sıra gelmişti Trabzonspor'un renklerine. Renk bulmak öyle kolay olmadı. Trabzon'da uzun yıllar süren İdmanocağı-İdmangücü rekabetinde Sari-Kırmızı ve Yeşil-Beyaz renkler hakimdi. Trabzonspor'un renkleri bu renklerin dışında olmalıydı. Trabzon'u ve Karadeniz'i simgeleyen renkler aranıyordu. Bu konuda yarışma açılması da gündeme geldi ancak sonra vazgeçildi. Renk için geceli gündüzlü toplantılar düzenleniyordu. Dört toplantıdan sonuç alınamamıştı. Beşinci toplantıda her şey bitecekti. Artık taraftarın da sabrı kalmamıştı. Dönemin Federasyon Başkanı Orhan Şeref Apak sorunu çözmeye çalışırken Federasyon Genel Müdürü Ulvi Yenal'ın makamında toplanan taraflar iki kulübün renklerinden farklı bir rengin seçilmesi üzerinde yoğun tartışmalar gerçekleştirirler. Yaşanan gelişme üzerine sabrı taşan Yenal iki kulübün temsilcilerinden birer renk seçmesini talep eder. Böylelikle İdmanocağı grubu "koyu bordo", İdmangücü ise "açık mavi" üzerinde görüş bildirir. Sonuçta Trabzonspor'u kuran iki köklü kulüp renk konusunu "BORDO-MAVİ" diye karara bağlarlar. Böylece bir haftadır şehirde süren renk kavgası sona erer ve Trabzonspor Bordo-Mavi renklerine kavuşur.

 

19/10/2006

fatih sultan tekke

 

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler...



“Yüreğimde, kaybolan o beş yılın yarası var. Belki kendi hatalarımdan, belki de adaletsizlikten dolayı beş yılımı kaybettim. Oysa şimdi herkes benden bahsediyor. Bilmiyorlar ki, 20-21 yaşında çok daha iyi bir Fatih vardı sahada...27 yaşındayım ve sadece 10 kez A Milli Takım’da oynadım. Gürcistan’la Trabzon’da oynadığımız maçta attığım golden sonraki sevincim, kaybolan o beş yılın sevinciydi. ‘Kaybolan yıllarımın hesabını kim verecek’ diyorum ama her şey nasip...”

Fatih Sultan Tekke... Tribünlerde gördüğümüz bu pankart, belki de Trabzonspor tribün tarihinin önem sırası en önlerde olan pankartıdır. Trabzon’u ve İstanbul’u feth eden Fatih Sultan Mehmet’e atfen yazılan slogan, öyle kolay bir fırça atışının ürünü olamaz. Bu bir futbolcu için söyleniyor; Fatih Tekke için... Kurt hoca, eski başkan Özkan Sümer’in, “Futbol yaşantım boyunca gördüğüm en yetenekli futbolcu” dediği Fatih, başlıkta da dediğimiz gibi hasat vermeye başladı, hem de herkese yetecek kadar. Trabzonspor’a, A Milli Takım’a...
Fatih’in çocukluğunu bilen ve bizim de tanıdığımız birinin, “Mahalle maçlarında hep kendi yaşlarından büyük abilerle oynardı. O abilerin yanında Fatih çelimsiz dururdu ancak onlar daha yapılı ve kendi yaşlarındakileri maçlara çağırmaz, Fatih’i ise her maça çağırırlardı” şeklindeki sözleri, büyük Fatih’in küçük Fatih iken bile büyük oynadığını anlatıyor bize. Trabzon’un dar sokakları adama futbol öğretir. O da sokaklardan, Trabzonspor altyapısına, oradan A Takıma, sonra gitmeler gelmeler ve kürkçü dükkanı misaline varış. Dükkanın en değerli kürkü... Bu kez bir farkla; artık herkes onu en değerli kürk statüsüne koyuyor, tartışmıyor bile...

Yüreğimde yara var
Fatih Tekke, geçmişte anlaşılamamak sıkıntısı (ön libero oynatılması) çekse de o badireli günleri çoktan geride bıraktı. Bugün neden bu kadar gözönünde onu da anlamak mümkün değil. Ancak yetenekli futbolcu fukarası bir memlekette, maç kazandıran, centilmen ve bir o kadar da yetenekli bir oyuncu konuşulmayacak da kim konuşulacak? Herkesin, sevgi, saygı ve güven duyduğu bu futbolcu için ortak görüşler herkesin bildiği şeyler aslında. İşini iyi yapıyor, en azından yapmak istiyor. Son vuruşları, çalımları ölümcül. Kaybettiği topu geri kazanmak için canhıraşhane mücadele ediyor. Hele top ona atıldığı an, kimse o topun akıbetini merak etmiyor. Çünkü onun topu kontrol edip kaptırmayacağına ve en doğru pası atacağına herkes inanıyor. Almak zordur ayağından onu. Sonra yüzünü kaleye döndü mü, bir çalım, bir pas ve şut... Gol... Onun gibi bitirici yeteneği olan kaç oyuncu tanıyoruz ki! A takıma on yedi yaşında çıktı, bugün 27’sinde... Malzemeden çalmayan, neyi var neyi yoksa, ortaya döken Fatih biraz yaralı:

“Yüreğimde kaybolan, o beş yılın yarası var. Bırakın beş seneyi, bir sene bile bir futbolcu için o kadar önemlidir ki! Yıllar önce, çok çok daha ileri noktalara gelebelicekken, belki kendi hatalarımdan, belki de adalatesizlikten dolayı beş yıl kaybettim. Oysa şimdi herkes benden bahsediyor. Bilmiyorlar ki, 20-21 yaşında çok daha iyi bir Fatih vardı sahada... Ancak o zaman kimse benle ilgilenmedi; arayıp sormadı. 27 yaşındayım ve sadece 10 kez A Milli Takım’da oynadım. Düşünün ki, bugün 21 yaşımdayım ve bu halimle hem takımımda hem de Milli takımda oynuyorum. Bakın, Gürcistan’la Trabzon’da oynadığımız maçta attığım golden sonraki sevincim, kaybolan o beş yılın sevinciydi. Kaybolan yıllarımın hesabını kim verecek? diyorum ama her şey nasip, demek nasip böyleymiş...”

Geçmişin hesabını soruyor ama önce kendisine pay biçiyor. Açıkça, “Benim de hatalarım olmuştur” diyordiyebiliyor. A Milli takımın Kazakistan ve Danimarka maçları için kamp yaptığı sırada görüştüğümüz Fatih, geçmişiyle ilgili çok şey konuşulduğunu oysa futbolda dünün olmadığını bilinmesini istiyor:

“Futbolculuk ve futbol oynamak kolay bir iş değil. Hayatımızın on beş yılından fazlasını asker hayatı gibi yaşıyoruz. Senede yirmi gün tatilimiz var. Her gün antrenman, her hafta maç stresi... Hem beden hem de beyin olarak yoruluyoruz. Bunca emeğe, gayrete rağmen futbolda dün yok. Bugün iyiyseniz herkes alkışlar, kötüyseniz kimse alkışlamaz. Türkiye’de böyle maalesef... 20-21 yaşımda bugünden daha iyiydim, ama yoktum. Bugün varız, yarın olmayacağız. Bizden öncekiler nasıl geldiler, görevlerini yapıp gittilerse, aynı şekilde biz de üzerimize düşeni yapıp gideceğiz. Artık o arkadaşlar konuşulacak, biz değil. Futbol oynarken ve gözönündeyken etrafınız dolu oluyor, ancak futbolu bıraktıktan sonra yanınızda kimse olmayacak. Böyle olmamalı. Neticede futbolcular da insan ve yüzde 99.9’u da karakterli insanlar. Futbolu bıraktıktan sonra bu insanlara, futbol oynadıkları dönemde gösterdikleri emekten dolayı saygı duymamız gerekiyor. Futbolda bir doyum noktası var ancak Türkiye’de bu noktayı bıkkınlıkta arıyoruz. Yani adam oynuyor, oynuyor ama en son bıkıp da bırakıyor. Zevkle, neşeyle bırakan futbolcu sayısı az.”

Sakatlık adaletsizdir
Aslında onun üzüntüsü başkaları için sevinç olmuş belki de... “Kazanan haklıdır, futbolda kazanana hayat vardır” düsturunca badireli yollardan geçiş. Adaletsizliği sonuna kadar yaşayan Fatih, bir gün adaletin bile bu adaletsizliğe isayan edeceğini biliyor gibiydi. Futbolu gereğinden çok ciddiye almayan, alanlara da, “Abatıyorsunuz, o kadar da değil; bu bir oyun unutmayın” diye seslenen adam Fatih Tekke, oyun zekası ile bilgili, saha içinde ve dışındaki davranışlarıyla gerçek bir profesyonel... Sahaya ve topa bu kadar yakışan bir profesyoneli birçok maçta oynatmamak için adaletsiz bir yol tutanlar var: Sert adamlarla sertliğe başvurmak yolu... Geçen sezon İstanbul’da Galatasaray ile oynanan ve 2-1 Trabzonspor’un üstünlüğüyle sona eren maçta Bülent Korkmaz’dan yediği dayağın (!) izana, insafa sığan bir yanını biz bulamadık. Ya da Diyarbakırspor maçı! Neydi öyle! O oyuncular neden her maçta böyle cevval olmazlar, bunu da anlamak mümkün değil. Fatih dertli bu konuda: “Futbol hayatımda yaşadığım sakatlıklarla da haksızlıklara uğradım. Futbolcu için adaletsizliği işte o zaman büyük yaşar. Oynaması gerekirken, sakattır. Çok faul yapılan biriyim ve bugüne kadar çok fazla faule maruz kaldım. Hakemler göremiyor bazen...”

Bundan sonrasını konuşalım diyor hep; eski defterleri aça aça, okuya okuya bıkmış. Geç de olsa hak ettiği noktaya gelse de, kendi adına değil, takımı ve şehri adına daha çok beklentisi olduğunu hatırlatıyor. İmkanlar varsa hayaller de vardır. Onun için hedef Avrupa... Öncesinde Trabzonspor’un şampiyonluğu:

“Şampiyonlar Ligi’ni çok istedik ancak olmayınca olmuyor işte. Takdir-i ilahi, boyun eğmek zorundasınız. Belki tecrübesizlik de yaşadık. Gol çıkmaz dediğiniz anda gol yiyebiliyorsunuz. Şampiyonlar Ligi’nde gruplara kalamamak manevi açıdan değil, maddi açıdan bizi olumsuz etkiledi. Bundan sonra ilk hedef Trabzonspor’un şampiyon olması. Ondan sonra da Avrupa’da iyi bir takıma gitmek istiyorum. Avrupa’da yokuz ancak, unutulmaması gereken bir nokta, Türkiye Ligi şampiyonluğunın bizim için apayrı ve çok önemli olduğu. Neyi tercih edersin diye sorsalar bana, Şampiyonlar Ligi Kupası yerine Süper Lig Kupası’nı kaldırmayı tercih ederim.”

Trabzonspor felsefesine, ruhunun içinden gelen bir idealdir, şampiyonluk. O bunu söylerken kendi adına bir şey istemiyor; takıma oynuyor. Gazetelerin, televizyonların ve bilimum medyanın Trabzonspor’daki başarısında sadece iki ismi ön plana çıkarmasına şiddetle karşı çıkıyor. Yetenekli olduğunu biliyor, bunu söyleyenlerden yeni bir şey duymuş olmuyor.

“Süper Lig şampiyonluğunın bizim için apayrı bir önemi var. Bana sorsalar, Şampiyonlar Ligi Kupası yerine Türkiye Ligi’ni ilk sırada bitirmeyi tercih ederim”

Fatih-Gökdeniz değil, takım
“Rıdvan hoca, Raul’dan iyi olduğumu yazdı. Çok sevdiğim takdir ettiğim bir insandır ancak ben Raul’u beğenmiyorum. Kendi ismimle sahalarda varolan bir oyuncuyum. Fatih Tekke adı var ve bu ismin arkasında da ben varım. İnsanlar ne derlerse desinler, her oyuncu kendini bilir zaten. Yetenekliyim ama bunu ben değil, başkaları söylesin istiyorum. Sadece şimdi değil, futboldan koptuktan sonra da ‘Kişiliğiyle örnek, oyunculuğuyla yetenekliydi’ desinler yeter. Takımımızın bir oyun sistemi var. Forvet gol atması lazım. Bir kaleden diğer kaleye topu götürmek öyle kolay bir şey değil. Ne demek bu? Kaleci, defans, orta saha ne kadar önemliyse forvet de o kadar önemli. Başarıda forvetin ne kadar payı varsa, defansın, orta sahanın da o kadar payı var. Fatih Tekke, Trabzonspor takımıyla var. Bazılarımız öne çıkıyor olabiliriz ancak neticede herkes taşın altına elini sokuyor. Medya Trabzonspor’daki başarıyı bana ve Gökdeniz’e yıktı hep ve bizi yazıp çizdiler. Hala daha öyle. Diğer arkadaşlarım bizim adımıza buna seviniyorlardır ancak yapılan yanlış. Trabzonspor, Fatih-Gökdeniz’den ibaret değil. Ortada büyük bir takım emeği var. Örnek veriyorum, Emrah, Volkan, Hüseyin, Hasan koşmazlarsa, bizi pozisyona sokmazlarsa nasıl gol atarız? Böyle olunca başarıda olduğu gibi başarısızlıkta da suçu kişilere atıyoruz; suç kişilerin değil, başarıyı sahiplenen herkesindir. Paylaşmak... Acıyı da, sevinci de... En iyi özelliğimiz de bu olsa gerek...”
Geç gelen adalete isyan eden Fatih, hiç değişmediğini, taviz vermediğini, şöhretten ise uzak durması gerektiğinin bilincinde olduğunu söylüyor.

“Trabzonspor’a adım attığım ilk günden itibaren, futbol adına duygularım ve karakterimden asla taviz vermedim. Karakter olarak şartlara ve konumlara göre değişme isteği olmayan biriyim. (Allah böyle bir şey yazdıysa da bozsun) Neysem oyum. Ahmet Tekke oğlu Fatih Tekke’yim. Dün de aynı Fatih’dim, bugün de aynı kişiyim ve bu yarın da böyle olacak inşaallah... Şöhret olduğumun farkındayım ancak, şöhret afettir. İnsan için güzel ama tehlikeli bir şey; yalnız yaşayışımdan bunu kaldırabildiğimi düşünüyorum.. Gazete okumuyorum ve hakkımda neler dendiğini sadece insanların yüzlerinden anlayabiliyorum. Her futbolcu gibi ben de kazancımı hak ediyorum. Maddi olarak Allah’a şükür kazancım çok iyi. Manevi olarak da insanların sevgisi var. Benim ve takımım adına güzel giden bir ortam var ve bu güzel gidişi şampiyonluk ve kupalarla taçlanması en büyük dileğimiz.”

Her hocanın futbolcusu
Takımla ilgili konuşurken ve eskiyi konuşmak istemeyen oyuncumuzla, Ziya hocayı da konuşuyoruz. Söz hocalardan açılmışken çalıştığı bazı hocaları da hatırlıyor:

“Futbolcu arkadaşlarıma ne kadar yakınsam, Ziya hocama da o kadar yakınım. O da diğer arkadaşlarıma ne kadar yakınsa bana da o kadar yakındır. Ziya hoca takımın mücadele gücünü yüksellti; saha içi disiplinini artırdı. Bir hocanın takıma katkı sağlayabileceğinin en önemli kanıtı Ziya hocadır. Antrenman maçını bile kaybetmek istemeyen, disiplinli ve mücadeleci bir yapısı var; bunu bize de aşıladı. Yine Samet hoca, futbolcunun halinden anlayan, oyuncuyu sıkmayan ve bana göre bizde başarılı olan bir hocaydı. Sakıp Özberk sevdiğim bir hocadır. Erdoğan Arıca’yı, karakter ve hoca olarak farklı değerlendiririm ve de çok severim. Şunu unutmamak lazım; iyi bir kadro yakaladın mı, kötü hoca bile iyi hoca olabilir.”
Gösterilen çabalar, ulaşılan hedefler arasında yaşanılan hayal kırıklıkları, mutsuzluklar, ya da tam tersi... Öz kaynakların futbola hediye ettiklerinden biri o... Şanslılarından olduğunu kabul ediyor:

“Altyapıda yüzlerce oyuncu var. Tabii hepsi istenen çıkışı yapamıyor. Çok yetenekli olduğu halde gelmesi gereken noktaya gelemeyenler de var. Gençler çok çalışsın ancak onlar hakkında karar verenler de, yetenekli oyunculara bir değer gibi baksın. Avrupa’da çok az yetenekli bir oyuncuyu iyi bir eğitime alıp vitrine çıkarabiliyorlar. Türkiye’de ise çok yetenekli olsan bile bu işler biraz şansa bağlı. Mesela Mehmet İpek, Akın ve kaybolup giden diğer yetenekler. Onlar bir değerdi ama onlardan çok başımızdakilerde suç vardı. Trabzonspor efsane takımındaki çoğu futbolcu Trabzonlu’ydu ve “yerlinin yerlisi”yle o başarılar gelmişti. Bugün ise durum daha farklı. Trabzonspor’a dışarıdan çok futbolcu geliyor ve onlar da en iyisini yapmaya çalışıyor. Altyapıyı unutmayalım ancak artık bu tür söylemleri bırakmamız gerekiyor. Trabzonspor şampiyon olacak ve takımda hiç Trabzonlu olmayacak. Varsın olsun, yeter ki şampiyon olalım. Ben de altyapıdan gelen yetenekli çocukların yukarı çıkmasını ve takımda oynamasını isterim. Kolay değil tabii bu yapıyı oturtmak. Ancak şunu hep diyorum, Trabzon’a dışarıdan gelen ya da Trabzonlu olan diye oyuncuları kategorize etmek çok yanlış olur. Neticede hepimiz Trabzonspor’a hizmet ediyoruz.”

Futbol mu önemli, futbol oynayanlar mı? Herkes kendine göre bir cevap verecek. Öz futbol olduğuna göre cevap da belli gibi... Fatih, farklı renklerin kardeşliğinin bir terene olmadığını, futbolcuların gerçekten dost olduğunu hatırlatıyor taraftara:
“İnsanlar, futbol yüzünden birbirlerini üzmesin, kırmasın; dövüşmesin... Bizim yaptığımız 90 dakika içinde sahada güzel hareketler göstermek... Bir yarışma yani... Stadyuma gelen de rahat rahat maçını seyretsin ve evine dönsün. Bizim için her maç aynı. Fenerbahçe ya da Denizlispor maçı, bu bilinçle çıkılan maçlar. Üstelik, çoğu takım oyuncularını tanıyoruz ve dostuz. Bir Beşiktaşlı, Galatasaraylı, Fenerbahçeli ya da her hangi bir takımdaki oyuncu –adı ne olursa olsun- arkadaşımızdır. İki farklı renkteki takımı birbirlerine düşman diye gösteren medyadır. Sporun içinde olmayan, sporla bağdaşmayan düşmanlık medyanın ürettiği bir durumdur. Bu noktada Trabzonspor taraftarı, dünyanın en merhametli ve anlayışlı taraftarıdır. Erdemli taraftar örneği gösteriyorlar. Onlara çok güveniyorum.”

Ve Trabzon şehri... Her şey kendine has jargonlarla yaşanır orada. Şehir küçük, takım büyüktür. İnsanların da büyük takımdan küçük beklentileri olmamıştır. Bu bakımdan bazen şehir-Trabzonspor hattında kısa devreler yaşanmıştır. Fatih, idman ve işleri dışında çok fazla dışarda olmadığını ancak, şehir-takım diyaloğunun yerli yerinde ve sağlıklı yürüdüğünü düşünüyor ve “Trabzonlu’yum ve kendi şehrimdeki insanlarla çok iyi diyaloglar kuruyorum. Biliyorum ki şehir takımı sahipleniyor, seviyor.” Fatih, tavır-davranış ve yaşayışıyla geleneksel Karadenizli gibi; yani sizden bizden biri...
“Aldığım kararları tek başıma almam. Eşim, annem, babam ve abilerimle ortak karar alır ve uygularız. İki çocuğum var; onların önce hayırlı evlat olmalarını isterim. Oğlumun futbolcu olmasını isterim ancak önce hayırlı evlat olsun. Eşim, yeni yeni futboldan anlıyor ancak, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın evde bu tür konulara pek girmeyiz. Zaten o da bana, ‘şöyle oynasaydın, ya da böyle oynasaydın’ demez. Futbolcu kendi kendisinin aynasıdır; eksiğini kendisi daha iyi görür. Ancak abilerim beni rahat bırakmaz. Mehmet, Salih ve Ali abilerimle devamlı futbol konuşuruz.”

Türk futbolunun en iyi futbolcularından biri, gücünün yerinde olduğunu ve daha oynayacak çok maçı olduğunu büyük bir şevkle ifade ediyor: “Ben de her futbolcu gibi futbolu bırakacağım. Bıraktıktan sonra ‘Keşke’ demek istemiyorum. Yapabileceklerimi yapmak istiyorum. Sonunda nereye gelirim bilmiyorum ama geleceğim yeri de Allah’a bırakıyorum. Futbol yeteneklerimi tam anlamıyla göstererek, kopmak istiyorum yeşil sahalardan. Bunun sonucunda para en az önemli olanı...”

Hatalarından arınmış lider vasıflarıyla donatılmış bir düşünceye teslim olmuş artık. Düşünsel olarak aynı adam Fatih, “İki şekilde düşünelim Birinde 90 dakika mücadele ediyorsun, takımın girdiği pozisyonlarda senin katkın çok, yani görevin neyse tam anlamıyla yerine getiriyorsun. Sonuçta mağlup oluyor ya da berabere kalıyorsun. Bir de 90 dakika boyunca hiçbir şey yapmıyor, koşmuyor, mücadele etmiyorsun ancak top birden bire sana geliyor, vuruyorsun, gol... Ben bu ikinciyi istemiyorum işte. İlki benim için daha değerli.”

1977 yılında Sürmene’de doğdu, Trabzon Telekomspor’dan Trabzonspor altyapısına geçti. 17 yaşında A takıma yükseldi. Ancak A takımda şanssız maçlar yaşadı, Altay’a gitti. İlk kez A Milli olma sevincini burada yaşadı. Altay-Galatasaray maçı oynanıyor; Galatasaray Altay’dan 3 gol yiyor, hiç gol atamıyor. Gollerin üçü de ondan. Bir hafta sonu ve bu kez rakip Çanakkale Dardanel... Bugün Trabzonspor’da oynayan Tolga’yla ikili mücadelede yerde kalıyor, ayağı üç yerden kırılıyor... On ay sahalardan uzakta...... Tekrar dönüş Trabzon’a... Ancak, dönmek için vakit daha erken. Trabzon dönüşünde de kolu kırılıyor; bu kez üç ay yok. Yeni çoğrafyalara uzanma vakti; bu kez durak Gaziantep... Gurbette bir başka güzel, hep güzel... Trabzonspor’da Samet Aybaba dönemi ve onun gibi gurbete giden özkaynaklardan gelen oyuncuların toplanma zamanı. 2002-2003 sezonunda Adanaspor maçından birkaç gün önce dönüş yine aynı yere; Trabzon’a... Şimdi 27 yaşında, Türkiye’nin en yetenekli oyuncusu deniyor: On yıldır ligde top oynuyor ancak sadece 10 kez A Milli...

Fatih Tekke yazısını yazar Alfred Souza’nın kısa ve yalın anlatımıyla bitirelim:
“Uzun bir zamandan beri hayatın-gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıstıştım. Fakat her zaman yolumun üzerine bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki, bu engeller benim hayatımdı.”

19/10/2006

bunlarda erkekler

ERKEKLERİN KADINLARI REDDETME BAHANELERİ:
10-Seni kızkardeşim gibi severim(çirkinsin)
9-Aramızda bu kadar yaş farkı olmasaydı keşke (çirkinsin)
8-Seni düşünemiyorum (çirkinsin)
7-Hayatım şuanda karmakarışık (çirkinsin)
6-Bir başaksını seviyorum (çirkinsin)
5-Aynı işyerinde çalıştığım biriyle çıkamam (çirkinsin)
4-Sorun senden değil benden (çirkinsin)
3-Şu sıaralar kariyerime konsantreyim (çirkinsin)
2-Sözlüm var (çirkinsin)
1-Arkadaş kalalım (çok ama çok çirkinsin)

19/10/2006

kadınlar işte

KADINLARIN ERKEKLERİ REDDETME BAHANELERİ:
10-Seni ağabeyim gibi severim.(Saz heyetinde 14. keman)
9-Aramızda bu kadar yaş farkı olmasaydı keşke. (Babam yaşındasın)
8-Seni düşünemiyorum. (Çirkinsin)
7-Hayatım şu anda karmakarışık. (eve gideceğiz ve eski erkek arkadaşım gelecek,olay çıkacak)
6-Bir başkasını seviyorum. (Evde kedimi okşar,pasta börek yerim)
5-Aynı işyerinde çalıştığım biriyle çıkamam. (Aslında sadece aynı güneş sisteminde olsak da seninle olmam)
4-Sorun senden değil,benden kaynaklanıyor. (sorun senden kaynaklanıyor)
3-Şu sıralar kariyerime konsantreyim.(iş yapmak bile seninle olmaktan daha ilginç)
2-Sözlüm var. (Seninle beraber olmaktansa her yalanı söylerim)
1-Arkadaş kalalım. (Benim yanımda ol da erkek arkadaşlarımın neler yaptıklarını anlatacak bir adamım olsun)

18/10/2006

derdimm

Adimimi sordun arkadas?
Adim Dersimdir!!!
Dikenleri bile sevdiren gül yapraklari gibidir,
Bir yüregin sevdayla bulusmasi gibi heycanlidir dersim olmak,
Benim sehrimde geceler gündüzlere daha cabuk ulasir,
Yildizlarim daha yakindir yüreklere,
Günesin sicakligi daha cabuk isitir düsünceleri,
Insanlarim kötülüge degil iyilige dosttur,
Benim gibi sevmeyi bilen coktur...

Bilincini yitirmeyen bir halkin cocugu oldugum icin,
Barisi belki herkezden cok istedigim icin,
Sevmenin ne anlama geldigini bildigim icin,
Dostlugu, Kardesligi, Aski sevdigim icin,
Adimi dersim koydular benim.

Bazen agliyorum uzaklara dalarken,
Cünkü uzaklara hep düslerimi yolluyorum,
Nekadar insan olursam olayim anlasilmiyorum,
Ve kendimi ayaklarim pirangali sürgünde buluyorum.
Ben yanlisliklara,haksizliklara karsi direnenlerdenim,
Gücümü sevgilerden alan bir sairim,
Daglarin doruklarinda ucan bir Beyazsahin,
Ben Dersimim Dersim kokulum...

Topragima düsen her sehide aglayan,
Hic bir sehidin arkasindan basini yere egmeyen,
Sehit Anasina, sehit Babasina evlat olan,
Türkü,Kürdü ayirmayan,
Iste o Dersimim ben,
Adimi insan oldugum icin Dersim koydular benim,
Ben DERSIMIM!!!

« Önceki ::